Lojistik sahalarda hukuki sorumluluk ve mücbir sebep (deprem, sel vb.) ilişkisi
Depo, antrepo, terminal ve liman gibi lojistik sahalar, yükün kısa veya uzun süreli olarak bekletildiği, muhafaza edildiği, aktarıldığı ya da istiflendiği alanlardır. Bu alanlarda meydana gelen zararlar bakımından hukuki sorumluluk çoğu zaman yalnızca sonucun kendisine değil, o sonuca hangi hareketin, ihmalin veya yapısal eksikliğin yol açtığına bakılarak belirlenir.
Bu nedenle, bir yükün deprem, sel veya başka bir doğal olay sonrasında hasarlanmış olması, tek başına sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Hukuki değerlendirme bakımından asıl soru, zararın gerçekten kaçınılmaz bir dış olaydan mı doğduğu, yoksa o olayın etkisinin alınmayan tedbirler, yanlış yer seçimi, yetersiz yapılaşma, hatalı istifleme veya işletme kusurları nedeniyle mi ağırlaştığıdır.
Türk hukukunda kusursuz sorumluluk halleri bakımından dahi, zarar görenin ağır kusuru, üçüncü kişinin ağır kusuru veya mücbir sebep söz konusu olduğunda illiyet bağının kesilmesi mümkündür. Ancak bu sonuca ulaşılabilmesi için, mücbir sebebin gerçekten netice ile hareket ya da ihmal arasındaki bağı kesecek ağırlıkta olduğunun somut olay özelinde ortaya konulması gerekir.
Deprem ve sel, otomatik bir savunma değildir
Uygulamada deprem ve sel çoğu zaman ilk akla gelen mücbir sebep örnekleridir. Ne var ki, bu tespit çoğu dosyada işin yalnızca başlangıç noktasıdır. Bir olayın “deprem” veya “sel” olarak adlandırılması, onun her koşulda sorumluluğu bertaraf edeceği anlamına gelmez.
Önemli olan; olayın öngörülebilir olup olmadığı, sonuçlarının makul ve teknik olarak alınabilecek tedbirlerle önlenip önlenemeyeceği ve somut zararın doğal olayın kaçınılmaz sonucu mu, yoksa eksik tedbirlerin de etkisiyle ortaya çıkan bir netice mi olduğudur.
Başka bir deyişle, lojistik sahalarda mücbir sebep tartışması, olayın adından çok olayın hukuki ve fiili etkisi üzerinden yürür. Özellikle yükün muhafaza edildiği yerin niteliği, tesisin konumu, o bölgenin bilinen risk geçmişi, teknik altyapı, yangın ve drenaj sistemleri, istif düzeni, tehlikeli yük ayrıştırması ve acil durum planları bu değerlendirmede belirleyici hale gelir.
Yargıtay’ın çizdiği çerçeve: öngörülemezlik ve kaçınılmazlık
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.1.2022 tarihli, 2019/19-58 E. ve 2022/40 K. sayılı kararı, bu alandaki çerçeveyi açık biçimde ortaya koymaktadır. Söz konusu kararda, deprem bölgesinde meydana gelen bir depremin her zaman mücbir sebep sayılmayabileceği, buna karşılık deprem bölgesi olmayan bir yerde gerçekleşen depremin mücbir sebep teşkil edebileceği belirtilmiş; ayrıca kaçınılmazlığın, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ışığında alınabilecek bütün tedbirlere rağmen sonucun önlenememesi anlamına geldiği vurgulanmıştır. Aynı kararda, olayın sonuçlarının öngörülebilir olması halinde borçlunun mücbir sebebe dayanarak sorumluluktan kurtulamayacağı da açıkça ifade edilmiştir.
Bu yaklaşım, özellikle deprem ve sel dosyalarında şu bakımdan önemlidir: doğal olayın varlığı tek başına yeterli görülmemekte; olayın etkisinin gerçekten önlenemez olup olmadığı sorgulanmaktadır. Dolayısıyla, deprem olmuş olması başka, o depremin doğurduğu somut hasarın hukuken “kaçınılmaz” kabul edilmesi başkadır.
Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nın 18 Mart 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanıp 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girmiş olması da bu çerçevede ayrıca önemlidir. Zira güncel deprem risk verileri karşısında, belirli bir bölgede depremin veya depremin yaratacağı bazı sonuçların tamamen öngörülemez olduğunu ileri sürmek her olayda kolay olmayacaktır.
Aynı doğrultuda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.9.2022 tarihli, 2022/6-537 E. ve 2022/1179 K. sayılı kararında da, bir olayın mücbir sebep sayılıp sayılmayacağının ancak somut olayın özelliklerine göre belirlenebileceği, bir sözleşme bakımından mücbir sebep oluşturan durumun başka bir sözleşme bakımından aynı sonucu doğurmayabileceği ifade edilmiştir. Her ne kadar bu karar Covid-19 bağlamında verilmiş olsa da, ortaya koyduğu ilke deprem, sel ve benzeri afetler bakımından da aynen geçerlidir: genelleme değil, somut olay incelemesi esastır.
Lojistik sahalarda zarar çoğu zaman tek bir olaydan değil, bir zincirden doğar
Liman ve depo sahalarında zarar, çoğu zaman tek bir kırılma anından değil, birbirini takip eden bir olaylar zincirinden doğar. Örneğin deprem nedeniyle konteynerlerin devrilmesi, devrilen konteynerlerde yangın ya da parlama meydana gelmesi, müdahalenin gecikmesi, yangının diğer yüklere sirayet etmesi veya söndürme çalışmaları sırasında ek hasar oluşması mümkündür. Aynı şekilde sel olaylarında da sadece su baskını değil; drenaj yetersizliği, kot farkı, yanlış yapılaşma, yetersiz tahliye sistemi veya eşyanın zemine yakın ve korumasız biçimde istiflenmiş olması zararın kapsamını belirleyebilir.
Bu nedenle, her bir yük ve her bir zarar kalemi bakımından ayrı bir nedensellik incelemesi yapılması gerekir. İlk tetikleyici olay deprem ya da sel olabilir; ancak sonraki tüm zararların bundan ibaret olduğu otomatik olarak kabul edilemez. Uygulamada çoğu dosya tam da bu ayrım noktasında kazanılır veya kaybedilir.
Sel kararları: Yargıtay, öngörülebilir riski ciddiye alıyor
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 14.2.2013 tarihli, 2012/1932 E. ve 2013/2574 K. sayılı kararı bu konuda dikkat çekicidir. Kararda, sık sık sele maruz kalan dere yatağında bulunan bir depo bakımından, meydana gelen selin “önceden sezilemeyen ve öngörülemeyen” bir sebep olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiş; bu nedenle depo sahibinin mücbir sebep savunmasının reddedilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Söz konusu bozma kararına yerel mahkemece direnilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca da 2014/11-119 E., 2016/68 K. sayılı 22.1.2016 tarihli kararı ile yukarıda anılan karar benimsenmiştir.
Bu kararın asıl önemi, belirli bir alanın doğal risk geçmişinin hukuki değerlendirmede göz ardı edilemeyeceğini göstermesidir. Dere yatağında, taşkın alanında, heyelan riski bulunan bölgede veya yüksek deprem tehlikesi altındaki bir yerde faaliyet gösteren işletmelerden, bu bilinen risklere uygun ek tedbirler almaları beklenir. Eğer risk biliniyor veya bilinmesi gerekiyorsa, “öngörülemezlik” savunması önemli ölçüde zayıflar.
Benzer şekilde, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 4.6.2014 tarihli, 2013/17101 E. ve 2014/10501 K. sayılı kararında; dereye çok yakın, su tahliye sistemi bulunmayan ve geçmişte benzer sel baskını yaşamış bir antrepo bakımından, sel baskınının öngörülebilir olduğu kabul edilmiş ve mücbir sebep savunması reddedilmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 6.6.2014 tarihli, 2013/4930 E. ve 2014/10839 K. sayılı kararda da zararın, mücbir sebepten değil usulüne uygun yapılaşma yapılmamasından ve ruhsat alınmamasından kaynaklandığı kabul edilmiştir.
Yine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 13.6.2016 tarihli, 2015/10579 E. ve 2016/6543 K. sayılı kararda, sele karşı mühendislik hizmeti alınması, başka yerde faaliyet gösterilmesi veya drenaj sistemi kurulması gibi tedbirlerle zararın önlenebileceği; buna rağmen bu tedbirlerin alınmadığı belirtilerek somut olayda mücbir sebep değil, fevkalade hal bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Doğal olay değil, yapısal eksiklik asıl sebep olabilir
Uygulamada en sık karşılaşılan durumlardan biri, doğal olayın yalnızca tetikleyici unsur olması; asıl zarar sebebinin ise yapı, bakım veya işletme eksikliği olarak ortaya çıkmasıdır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 22.1.2015 tarihli, 2014/2016 E. ve 2015/815 K. sayılı kararı bunu açıkça göstermektedir. Kararda, hasara yol açan asıl olgunun şiddetli yağmur veya sel değil, davalı tarafından işletilen deponun çatısının yapısındaki yanlışlık ve bakımındaki hata olduğu kabul edilmiş; çatının doğru şekilde inşa edilip yeterli bakımının yapılmış olması halinde su sızmasının meydana gelmeyeceği değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşım, liman ve lojistik sahalar için de doğrudan yol göstericidir. Çünkü zarar bazen depremden değil; deprem yüküne dayanıklı tasarlanmamış yapıdan, uygun sabitleme sistemi bulunmayan ekipmandan, yanlış istif düzeninden, boşaltılmayan su kanallarından, çalışmayan yangın sistemlerinden veya hazırlanmamış acil durum planlarından kaynaklanır. Böyle durumlarda doğal olay, sorumluluğu kesen değil, mevcut yapısal zaafları görünür kılan etken haline gelir.
Ruhsat, iskan ve mevzuata uygunluk, tek başına yeterli ya da yetersiz bir ölçüt değil
Bu konudaki içtihatların dikkat çekici yönlerinden biri de, ruhsat veya iskan eksikliği gibi aykırılıklar ile somut zarar arasındaki illiyet bağının mücbir sebeple kesildiği kabul edilmiş olmasıdır.
Örneğin, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 15.3.2017 tarihli, 2015/13527 E. ve 2017/1521 K. sayılı kararında, işletilen deponun ruhsat ve iskanının bulunmamasının somut olay bakımından kusura etkili olmadığı; bir an için kusur sayılsa bile, olayın antreponun işletilmesiyle zarar arasındaki illiyet bağını kestiği kabul edilmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 17.4.2019 tarihli, 2017/4331 E. ve 2019/2667 K. sayılı kararında da, antreponun kaçak yapı niteliğinde olması ve çalışma ruhsatının bulunmamasına rağmen, zararın mücbir sebep niteliğindeki yağış ve gölet taşması sonucu meydana geldiği ve kusur ile zarar arasındaki illiyet bağının kesildiği sonucuna varılmıştır.
Dolayısıyla burada belirleyici olan, soyut bir mevzuata aykırılık değil; bu aykırılığın meydana gelen somut zarar bakımından hukuken anlamlı bir etkisinin bulunup bulunmadığıdır.
Tehlikeli yüklerde özen standardı daha yüksektir
Tehlikeli, yanıcı, parlayıcı veya patlayıcı yüklerin bulunduğu sahalarda bu değerlendirme daha da sıkı hale gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.5.2014 tarihli, 2013/11-1082 E. ve 2014/680 K. sayılı; ayrıca 16.9.2015 tarihli, 2014/11-2057 E. ve 2015/1767 K. sayılı kararlarında, yanıcı ve parlayıcı maddelerin yoğun olarak bulunduğu bir iş merkezinde merkezi jeneratör ve otomatik yangın söndürme sistemi gibi önlemlerin alınmamasının sorumluluğu ortadan kaldırmadığı açıkça ortaya konmuştur.
Bu yaklaşım liman, terminal ve konteyner sahaları bakımından özellikle önemlidir. Çünkü tehlikeli yük depolanan alanlarda beklenen özen seviyesi sıradan yük depolamasına kıyasla daha yüksektir. Konteynerler arası koridor genişliği, istif yüksekliği, yük ayrıştırması, erken müdahale ekipmanı, söndürme kapasitesi, saha erişilebilirliği ve acil durum koordinasyonu gibi unsurlar burada yalnızca operasyonel ayrıntılar değil; doğrudan hukuki sorumluluk tartışmasının parçasıdır.
Benzer biçimde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 1.6.2004 tarihli, 2003/14540 E. ve 2004/7006 K. sayılı kararında, deprem sonrasında depolama tanklarında meydana gelen kimyasal madde sızıntısının doğrudan depremden değil, depreme karşı teknik olarak yeterli önlemlerle inşa edilmemiş bir tesisin varlığından kaynaklandığı kabul edilmiştir. Karar, çağın teknik imkanlarıyla zararın önlenebileceği halde gerekli önlemler alınmadığında, depremin tek başına sorumluluğu ortadan kaldırmayacağını açık şekilde göstermektedir.
Ticari sigortalılar bakımından pratik sonuç
Lojistik sahalarda deprem, sel veya benzeri afetler sonrasında ileri sürülen “mücbir sebep” savunmaları, çoğu zaman sigortalı emtia sahipleri açısından ilk bakışta güçlü görünebilir. Oysa yargı pratiğimiz, bu savunmanın değerlendirmeye tabi olduğunu göstermektedir. Eğer somut zarar, uygun yer seçimi, doğru yapılaşma, yeterli bakım, makul mühendislik önlemleri, doğru istifleme, etkili yangın ve drenaj sistemleri veya işleyen bir acil durum planı ile önlenebilir nitelikteyse, doğal olayın varlığı tek başına sorumluluğu kaldırmayacaktır.
Bu nedenle ticari sigortalılar bakımından asıl mesele, olayın “deprem” ya da “sel” olarak sınıflandırılması değil; o olayın doğurduğu somut neticenin gerçekten önlenemez olup olmadığının ortaya konulmasıdır. Bir başka ifadeyle, “olmazsa olmazdı” veya “olsaydı olmazdı” denilebilecek teknik ve operasyonel şartların mevcut olup olmadığı belirlenmeden, mücbir sebep savunmasının isabetli olup olmadığı da sağlıklı biçimde değerlendirilemez.
Sonuç olarak, lojistik sahalarda hukuki sorumluluk ile mücbir sebep arasındaki sınır, genel olarak neticeye etki eden mevcut tesisin ve işletmenin yeterliliği üzerinden çizilir. Deprem veya sel, bazı dosyalarda gerçekten sorumluluğu ortadan kaldırabilir. Ancak aynı ölçüde, bazı dosyalarda yalnızca zaten mevcut olan ihmal, yapısal kusur veya işletmesel eksiklikleri görünür hale getiren tetikleyici bir unsur olarak da kalabilir. Ticari sigortalılar ve yük sahipleri bakımından kritik olan, tam da bu ayrımı doğru yerde ve doğru delillerle kurabilmektir.
Other News
Sigorta Brokerliğinin Tarihi Gelişimi
10 June 2024
İlk sigorta poliçelerinin denizcilik riskleri için yazıldığı ve bu poliçelerin yazımında üçüncü taraf kişilerin (daha sonra “broker” olarak anılmıştır) aracılık ettiği bilinmektedir. Tacirler, denizcilik sigortalarının plasmanı için brokere başvururdu ve brokerin fonksiyonu...
Sigorta ve Reasürans Brokerleri Yönetmeliğinde Yapılan Değişiklikler
24 January 2024
Sigorta ve Reasürans Brokerleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 18/01/2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmış olup buna göre yapılan değişikliklere ilişkin açıklamalara...
Lojistik sahalarda hukuki sorumluluk ve mücbir sebep (deprem, sel vb.) ilişkisi
1 March 2023
Depo, antrepo, terminal ve liman gibi lojistik sahalar, yükün kısa veya uzun süreli olarak bekletildiği, muhafaza edildiği, aktarıldığı ya da istiflendiği alanlardır. Bu alanlarda meydana gelen zararlar bakımından hukuki sorumluluk...


